Sevmem ben öyle şey. Bronzlaşmam, enginar yemem, perşembeleri sahneye çıkmam… Nayır Ferit! Biz ayrı dünyaların insanıyız. Sen, yirmi koruma faktörlü güneş kremi satan bir eczanenin üst katında yaşıyorsun. Ben ise plaj çantasında daha iyi çeksin diye antenlere tutturulan çatalları biriktiren, bronz pigment fakiri bir kızım. Ferit? Pıtt!… Aman Allahım bir de kör oldum!…
Ne diyorum ben yaahu? Evden güneş geçti başıma. Hayır. Güneşe düşman değilim. Bilakis D vitaminine tüm omurgalıların ihtiyacı var. Ancak bana dokunuyor, dokunduğu an kızartıyor ve ben postiş takılmış ıstakoz gibi geziniyorum. Sinirleniyorum… Kim çıkarttı güzelim bu modayı? “Ayy, akçagül peynir gibisin sen hâlâ! Keh, kih, böğk.” Bronz tene simli far… Bronz tene gece makyajı… Bronzlaşmayanı yolalım kampanyası…
Ey, bronz ten sevdasına kendini haşlatanlar; kalkın güneşin altından! İnanın ki kıskandığımdan falan yazmıyorum. Sadece okurlarımı (bu kelime havalı oluyor. Birkaç satır sonra bir daha kullanacağım) bilinçlendirmeye çalışıyorum.
(devam »)

Mutluluk içindi tüm yeminlerim… Biri gelecek üzüntülerimi,yıkılmışlıklarımı,kederimi alacak götürecekti.Çok uzaklara…..
Düşüncelerim çocuksu muydu ben mi hiç büyümemiştim bilmiyorum!…
Olmayacak hayallere sığındım, masalların başkahramanı değil belki ama, en azından mutlu biten sonun da düşen 3 elmadan biri benim olsun istedim.
Yorgundum, hem de çok yorgun kaldıramayacağım mutsuzluklar vardı omuzlarımda, güçsüzlük mü denir bilmiyorum ama taşıyamıyordum.
Mutluluk bana gelmiyorsa çevremi sarsın istedim.
Yakınım olan bana yansıyacak yüzlere dağıttım mutluluğu, mutlu da oldum bu sayede ama gel gör ki masalların sonunda ki 3 elmadan biri canımı acıttı…
Hayat bir masal ben bir figüran, mutluluk başroller de ben ise görünmeyen kahraman…
Meltem Deniz.
OSMAN YAĞMURDERELİ
6 Şubat 1953′te, Trabzon’da doğan Osman Yağmurdereli, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Bölümü mezunuydu. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra, yorumcu sanatçı olarak sanat çalışmaları yaptı.
Televizyon yapımcılığıyla, birçok sevilen diziye de imza atan Yağmurdereli, 23. dönem milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yapıyordu.
55 YILLIK ÖMRÜNE ÇOK SAYIDA DİZİ VE FİLM SIĞDIRDI

Sevmiyorum de çek git! Ama sevdiğimi sandım deme..
Hayatının bir diliminde olma pahasına sensizliğin kınasını her gece yaşayarak sabah seni kaldığım yerden sevmeye devam ederim..
ßen seni sevmeyi seçerken başkasının yaşamını yaşama bedelini seçtim..
Uğruna iki küçük mermi ne kadar hafif gelirse,
0 kadar ağırdı sen kokan siyah beyaz seçimler.
Kaybolmuş bir fotoğraftaki gencecik öğretmenin öğrencilerine koşuş heyecanıyla koşardım sana her imkansız vakitte..
0 fotoğraf tek bir kareydi..
ßen ise tek bir kare dışında, dört duvar arasında yorgun yeşil gözlerde dinlendirirdim ruhumu
Yanına sığınışlarımda ve bir bir dökülen geçmişe göz yaşlarımda.. (devam »)

Demem şu ki sevgilim
Bir yerinde yaşamın birileri bittiğini anlatıyorsa durmadan sevdaların, ve az biraz, tutunduğumuz yerinden basıyorsa yüreğimize, direnmek gerek, direnmek gerek
hem de nasıl hani diyor ya Usta:
‘O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler’ gitmemişler..
gittilerse de dönmüşler sevdaları
zulalarında konuşacakları günü beklemekteler..
Tayfun Talipoğlu
Okyanusa ayna düştü.
Ve bir balık o aynanın içinde “bir okyanus daha” olduğunu gördü!..
Tuhaf olan; bu yeni okyanusun minicik kapısında, kendi yaptığı her hareketin aynısını yapan bir balığın var olmasıydı…
Hiçbir manevrayla ve ani hareketle aşılamayan bir balık…
Gövde gösterisine, heybetlenmelere pabuç bırakmayan bir balık…
Öfkelenmelerde, dellenmelerde ısırılamayan, yutulamayan, yaralanamayan bir balık…
O yorulmadan yorulmayan, o vazgeçmeden vazgeçmeyen… O uzaklaşmadan okyanusun kapısından uzaklaşmayan bir balık!..
Okyanusa ayna düştü.
Bir balık kadar küçüktü bu ayna…
Ama bir okyanus kadar büyük!
Hadi… Söyle bana;
Sen nesin?
İfade et “tutabildiğin sen”i…
Zor, değil mi?
Bence de zor!
Sen yoksun ki aslında; gideceğin yer var!
Duyamadım, söylemiş miydin “ne” olduğunu?
Geç hadi bir kalem, geç… Ne olduğun önemli değil.
Peki ya “kim” olduğun?
O da “varmış olduğun yer” ile alakalı!..
- Şöför bey mübarek bi yerde inebilir miyim?
- Şu ilerdeki caminin önünde bırakayım teyze seni…
***
- Başıbüyük mü?
- Evet, başıbüyük.
- Ne zaman kalkar?
- Sen oturursan kalkar bacım.
- Kaç vericem?
- 800.
***
- Şöför:
- Arkadan vermeyen var mı?
- Yolcu: Az önce eline verdik ya kardeşim..
- Neriman sen arkadan verme ben veririm ..
***
- Kadın: Kızım dur! Ben vereyim benimki bozuk zaten…
- Kızı: Aman ne olcak sanki nasıl olsa benimki de bozulacak, ben vereyim!
***
- Yolcu: Abi heykel’e çıkıyo mu?
- Şoför: Yok abi, yanından geçiyo.
(devam »)
Amerika’da kadınlar ve erkekler bilgisayarın dişi mi yoksa erkek mi olduğunu tartışıyorlarmış…
Kadınlar bu aletin erkek olduğunu savunmuşlar. “Çünkü” demişler, “bilgisayarlar aslında sorunları çözmek için yaratılmış olmalarına rağmen ömürlerinin dörtte üçünü sorun yaratarak geçirirler… Daha da önemlisi, bunlardan bir tane aldığınız an, biraz daha sabretmiş olsaydınız çok daha gelişmiş bir modeline sahip olabileceğinizi görüp pişman olursunuz….”
Erkekler tabii tam ters görüşte… “Bilgisayar dişidir” diyorlar, “çünkü onun mantığını yaratıcısından başka hiç kimsenin anlaması mümkün değildir, bu bir. Yaptığınız en küçük hatayı bile derhal hafızasına kaydedip tekrar tekrar önünüze koyar bu ikiii… Ve bir bilgisayar aldıktan kısa bir süre sonra fark edersiniz ki, bir o kadar daha parayı ona gereken aksesuarlar için harcamaktasınız, bu da üüüççç….”

(6 oylama, puan: 4.67 










