Asker Mektubu (recai Hakkuş)
Sevgili Hakkuş,
Mektubunu aldım.Gelmesi ne denli sevindiriciyse de okuduklarım o
denli üzücüydü…demek Asker gittiğinden beri çavuşun size özellikle
de sana yapmadığı kalmamış.”suçum olsa yanmam” diyorsun.Sana
inanıyorum dostum.Olur olmaz seni dövdüğüne göre, yazdığın gibi o
herif asker ocağına yakışmayan sadistin teki…Sen sivilken ağzına
kötü söz almazdın.Adamın beşiğinden mezarına kadar nesi varsa içinden
sövdüğüne göre gerçekten çok sinirlenmişsin.Ama haklisin.Ben de olsam
ondan nefret ederdim.Oysa hepiniz aynı vatanin evladısınız.Neden
ayırım yapıp en ağır işleri sana yaptırıyor ki???..Senin gibi aklı
başında,
sorumluluklarının bilincinde olan insana böyle davranmak için çok
adi birisi olmalı.Zaten “adinin teki” demişsin.
Neyse hakkuşs, vatan borcu bu…Her şeye,insanlıktan uzak olan
çavuşuna bile,katlanıp vazifeni yerine getirmelisin.Sen yine elinden
geldiğince iyi asker olmaya çalış.Beni de mektupsuz
bırakma.Mektupları dışardan yollamakla iyi ediyordun.Çavuş iti okursa
bir de mektuplar için dayak yersin sonra.
özlemle gözlerinden öperim.
Dostun Recai
'Hikayeler' Kategorisi için Arşiv
Baba para versene
-Ne parası ?
-Walla fark etmez Türk parası, amerikan parası, İngiliz parası olabilir.
-Yaaa sabır
-uLan eşoleşşek sen 18 yaşını geçeli 18 yıl oldu nerdeyse.
-hadi yaa okadar oldu mu??
-Baba para versene.
-ulan daha dün para vermedim mi ben sana. Napcan yine
-baba kontörüm bitti kontör alacam.
-Ulan senin hattın faturalı değil mi? Dün de faturamı yatıracam diye para aldın yimezler.
-Öyle mi dedim. Tüüühh.
-Baba bana para lazım?
-Nekadar lazım?
-200 ytl yeter.
-okadar mı? Dur askılıkta ceketimin cebinden alıp geleyim.
Çaaaaat.
-tühhh ulan baba yine kaçtı? Bir haftadır aynı numara.
-Baba para versene biraz.
-ulan artık elin ekmek tutsun çalışta kazan lan
-Nedemek yaa sen bana 18 yaşımı geçene kadar bakmakla yükümlüsün yasal olarak yani.
-Baba biraz para versene.
-Lan ben senin yaşındayken eşek gibi çalışıp 4 nüfusu besliyodum. Bir gün yine çalışırken
-Eywahh yine başladı. Tam 1 saat 20 dakika sürer bu nasihatnameyi okuması. Maçı kaçıracam. Keşke i Yazının tamamını oku »

AŞK’ın hikayesi…
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil. Yazının tamamını oku »
Okyanusa ayna düştü.
Ve bir balık o aynanın içinde “bir okyanus daha” olduğunu gördü!..
Tuhaf olan; bu yeni okyanusun minicik kapısında, kendi yaptığı her hareketin aynısını yapan bir balığın var olmasıydı…
Hiçbir manevrayla ve ani hareketle aşılamayan bir balık…
Gövde gösterisine, heybetlenmelere pabuç bırakmayan bir balık…
Öfkelenmelerde, dellenmelerde ısırılamayan, yutulamayan, yaralanamayan bir balık…
O yorulmadan yorulmayan, o vazgeçmeden vazgeçmeyen… O uzaklaşmadan okyanusun kapısından uzaklaşmayan bir balık!..
Okyanusa ayna düştü.
Bir balık kadar küçüktü bu ayna…
Ama bir okyanus kadar büyük!
- Şöför bey mübarek bi yerde inebilir miyim?
- Şu ilerdeki caminin önünde bırakayım teyze seni…
***
- Başıbüyük mü?
- Evet, başıbüyük.
- Ne zaman kalkar?
- Sen oturursan kalkar bacım.
- Kaç vericem?
- 800.
***
- Şöför:
- Arkadan vermeyen var mı?
- Yolcu: Az önce eline verdik ya kardeşim..
- Neriman sen arkadan verme ben veririm ..
***
- Kadın: Kızım dur! Ben vereyim benimki bozuk zaten…
- Kızı: Aman ne olcak sanki nasıl olsa benimki de bozulacak, ben vereyim!
***
- Yolcu: Abi heykel’e çıkıyo mu?
- Şoför: Yok abi, yanından geçiyo.
Yazının tamamını oku »

Vakti zamanında İstanbul’da Sarayburnu ile Büyükada arasında 2 kişilik kayığıyla bir nevi taksicilik yapan Ali isminde yiğitlerden bir yiğit,yakışıklı mı yakışıklı çapkınlığıyla da dillere destan bir kayıkçı varmış.Müşterileri çoğunlukla son vapura yetişmesi asla mümkün olmayan, Büyükada’da ikamet eden Kumkapı meyhanelerinin gayr-i müslim konsomatrisleriymiş. Konsomatris dediysek, sakin ola umumi kadın ile karıştırılmaya..Dönemin konsomatrisleri, efkar dağıtılan meyhane ve pavyon sofraları müdavimlerini daha ilk kadehi yudumlamadan sarhoş edecek kadar güzel ve bir o derece de namuslularmış. Müşteriyle ilişkileri sadece ve sadece müessesenin onları kolayca sövüşleyebileceği kıvama kadar sarhoş etmekmiş. Lakin bu kadınların ortak bir ince karınları varmış ki o da bizim Kayıkçı Aliymiş. Ali’nin kayığına binip de, Büyükada’ya varmadan, Heybelinin hemen arkasında mehtap altında, dalga üstünde Ali’nin tezgahından geçmeyen yokmuş. Ali de Aliymiş hani.. Boy, pos, yanık ten, güç kudret… Öylesine bir çekiciliği varmış ki Kayıkçı Ali’nin, kayığına müşteri olup da kürek çeken kaslı kollarını,ayışığında parlayan kavruk tenini gören daha Kınalı’ya bile varmadan Ali’nin karşısında bir mum gibi eriyormuş.Eee Kayıkçı Ali de müşteri velinimettir anlayışıyla hiç birine hayır demiyor sessizce işini görüyor, ve lakin kayıkta olanı biteni asla ve asla hiç bir mecliste mevzu bahis etmiyormuş.
Günlerden bir gün, Yazının tamamını oku »

Ustaların çıraklarına sadece edindikleri mesleği, zanaatı değil hayatı da öğrettikleri, en geniş ve gerçek anlamıyla öğretmen oldukları dönemde Hintli bir ahşap ustası yaşıyordu. Bu ustanın çırağı büyüdü, ahşap işlemeyi ve hayatı öğrendi, kendi işini kurup başlattı. Bir süre sonra dostlarından biri oğlunu getirdi, ustadan onu yanına çırak almasını istedi.
Fakat bu çırak sürekli yakınıp duran, her şeye bozulan bir çocuk çıktı. Tahta getirmeye gidiyor, döndüğünde ellerine kıymık battığından uzun uzun yakınıyordu. Bir iş teslim etmeye gidiyor, döndüğünde yoldan, sıcaktan, müşterinin tavrından yakınıyordu. Usta çocuğa bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama sözlerinin hiçbir etkisi olmuyordu.
Bir gün usta çırağını köye tuz almaya gönderdi. Çırak ustasının söylediği gibi, tuzu alıp döndü. Usta bir bardak su getirmesini söyledi. Çırak bir bardak suyu da getirdi. Usta, Şimdi o tuzu suyun için at” dedi. Çırak ustasının söylediğini yaptı.Sonra usta “Şimdi o suyu iç” dedi. Çırak suyu içti ve tabii ki içer içmez de tükürdü. Öfkeyle ustasına bakarken, usta “Nasıldı tadı” diye sordu. Çırak nefretle, “Çok acı” dedi.
Usta çocuğa “Tuzu yanına al gel, gidiyoruz” dedi. Çırak ustasının peşine takıldı. Bir süre sonra civardaki gölün kıyısına geldiler. Usta çırağa “Bütün tuzu göle dök” dedi. Çırak söyleneni yaptı. Usta “Şimdi gölün suyundan iç” dedi. Çırak içti. “Suyun tadı nasıldı” diye sordu usta. Çırak, “Çok güzeldi” dedi. “Peki tuzun acısını hissettin mi” diye sordu bu kez de.Çırak “hayır” dedi.
Usta çırağı karşısına oturtup anlattı: “Hayattaki bütün olumsuzluklar işte bu bir avuç tuz gibidir. Eğer sen küçük bir bardak su isen, nasıl tuzun bütün acısını tattıysan, hayatın bütün olumsuzluklarından da öyle etkilenirsin. Eğer sen kişiliğinle ve gönlünle bu önümüzdeki göl gibi isen, hayatta karşılaşabileceğin bütün olumsuzluklar seni, o bir avuç tuz gölün suyunu nasıl etkilediyse öyle etkiler, bir bardak suda tattığın acıyı vermez sana.
Seçim senindir: “Ya bir bardak su olacaksın ya da göl…”

“Kabul et beni ey sevdalı yağmur
Yüreğimin kanayan yarası
Gecelerde akan gözyaşım
Benim ateşim
Benim dumanım
Sevdalı yüreği hüznümün
Kabul et beni bir gece koynunda uyuyayım zalim yar”
Saçlarını ıslatan bir yağmurla konuştu hüzün. Bulutlar tam gözlerinin hizasındaydı sevdanın. Her birinde dünya saklı damlacıklarda yıkanırken ruhlar, yüreklerdi dillenen. Hüzün “aç”tı sevdaya, hiç doymamacasına ıslandı, ıslandı, ıslandı… Kol kola girdiler şüphe etmediler birbirlerinden hiç. Her mevsim çiçekler açardı hüznün eteklerinde, her gece yıldızlardan taç yapar saçlarına iliştirirdi sevdalı yağmur. Yüzü temiz kalbi temiz, ne masum ne güzel düşlerdi yarınlar. “ Seni terk eden delidir” derdi sevdalı yağmur hüznün güzel gözlerine bakarken. Yazının tamamını oku »
